İnsanlık tarih boyunca kullandığı araçları geliştirdi. Önce işini kolaylaştırdı, sonra zaman kazandı, ardından yaşam biçimini değiştirdi. Bugün ise belki de ilk kez kullandığımız bir teknoloji, yalnızca yaptığımız işleri değil, konuşma alışkanlıklarımızı da değiştirme potansiyeli taşıyor.
Yapay zekâdan söz ediyorum.
Artık birçoğumuz gün içinde yapay zekâ uygulamalarıyla konuşuyoruz. Sorular soruyor, bilgi istiyor, metin yazdırıyor, araştırma yaptırıyor, görseller oluşturuyoruz. Bütün bunları yaparken çoğu zaman kısa ve doğrudan ifadeler kullanıyoruz:
“Bunu yaz.”
“Şunu araştır.”
“Böyle yapma.”
“Değiştir.”
“Tekrar hazırla.”
“Daha kısa anlat.”
Bu ifadelerde ilk bakışta yanlış bir şey yok. Sonuçta karşımızdaki bir insan değil, verdiğimiz talimatları yerine getirmek üzere tasarlanmış bir yazılım.
Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele var.
Bir makineyle konuşurken alıştığımız dil, zamanla insanlarla konuşma biçimimizi de etkileyebilir mi?
Daha önemlisi, yetişkinler için yalnızca bir kullanım kolaylığı olan bu iletişim biçimi, henüz dilini, kişiliğini ve toplumsal davranışlarını geliştiren çocuklar için bir alışkanlığa dönüşebilir mi?
Bence bugün tartışmamız gereken konulardan biri de bu.
Komut vermekle iletişim kurmak aynı şey değildir
Yapay zekâ ile insan arasındaki temel farklardan biri, iletişimin karşılıklı niteliğidir.
Bir yapay zekâ uygulamasına “Bana bir bardak su getir” dediğimizde, fiziksel bir sistemi kontrol etmiyorsak talebimiz yerine getirilemez. Ancak “Bana bir metin hazırla” dediğimizde uygulama, uygun koşullarda talebimizi yerine getirir.
İtiraz etmez, yorulduğunu söylemez, canının istemediğini belirtmez. Çoğu zaman kendisinden isteneni gerçekleştirmek için yeni yollar önerir.
İnsan ilişkilerinde ise durum farklıdır.
Bir çocuğun arkadaşına “Oyuncağını ver” demesiyle, “Oyuncağınla biraz oynayabilir miyim?” demesi arasında yalnızca kelime farkı bulunmaz.
İlk ifade tek taraflı bir beklenti oluşturabilir. İkincisi ise karşısındaki kişinin tercihine ve kararına alan bırakır.
Üstelik arkadaşının “Hayır, şu anda vermek istemiyorum” deme hakkı vardır.
İnsani iletişim tam da burada başlar.
İnsanlarla iletişim kurarken yalnızca ne istediğimiz değil, bunu nasıl ifade ettiğimiz, karşı tarafın ne hissettiği ve nasıl karşılık verdiği de önemlidir.
Bir yazılıma defalarca “Değiştir” diyebiliriz. Fakat bir insana aynı yaklaşımı gösterdiğimizde onun emeğini, düşüncesini veya duygularını göz ardı etmiş olabiliriz.
Elbette emir kipi başlı başına yanlış değildir. Acil durumlarda, güvenlik gerektiren ortamlarda, belirli mesleki görevlerde ve karşılıklı kabul edilmiş çalışma düzenlerinde doğrudan talimat vermek gerekli olabilir.
Sorun emir kipinin kullanılması değil, insanın karşısındaki herkesi talimatlarını yerine getirmekle yükümlü görmeye başlamasıdır.
Alışkanlıklar yalnızca davranışlarımızı değil, beklentilerimizi de değiştirir
Bir davranışı tekrar etmek, onun alışkanlığa dönüşmesini kolaylaştırabilir. Fakat burada asıl endişem yalnızca emir kipinin sık kullanılması değil.
Yapay zekâ uygulamaları bize çoğu zaman hızlı cevap veren, sürekli erişilebilir olan ve taleplerimizi karşılamaya çalışan bir etkileşim ortamı sunuyor.
Bir cevap istediğimiz gibi olmadığında yeniden soruyoruz. Bir metni beğenmediğimizde tekrar yazdırıyoruz. Beklentimiz karşılanmadığında aynı talimatı farklı biçimlerde verebiliyoruz.
Bütün bunlar teknolojinin sunduğu önemli kolaylıklar.
Ancak şöyle bir ihtimali de düşünmeliyiz:
Sürekli hızlı karşılık almaya alışan insan, zamanla diğer insanların kendisini bekletmesine, taleplerini reddetmesine veya farklı düşünmesine karşı daha tahammülsüz hâle gelebilir mi?
Bir arkadaşımızla konuşurken onun düşünmesini beklemek, bir çocuğun neden itiraz ettiğini anlamaya çalışmak veya aile içinde ortak bir karara varmak zaman gerektirir.
İnsan ilişkileri her zaman hızlı, kolay ve beklentilerimize uygun biçimde ilerlemez.
Çünkü insan, komutları yerine getiren bir sistem değildir.
İnsanın kendi iradesi, ihtiyaçları, sınırları ve duyguları vardır.
Dolayısıyla mesele yalnızca konuşma dilimizin değişmesi değil; başkalarının iradesine gösterdiğimiz saygının ve olumsuz cevapları kabullenme becerimizin etkilenmesi ihtimalidir.
Peki, bilimsel araştırmalar ne söylüyor?
Bu düşüncenin yalnızca kişisel bir endişeden ibaret olup olmadığını anlamak için çocukların dijital asistanlarla kurduğu iletişimi inceleyen araştırmalara bakmak gerekiyor.
2022 yılında Frontiers in Computer Science dergisinde yayımlanan bir araştırmada, Almanya'da çocuklu ailelerin Amazon Alexa ile etkileşimleri incelendi. Beş hafta süren ve dokuz ailenin verilerinin değerlendirildiği çalışmada, hem yetişkinlerin hem çocukların dijital asistan kendilerini anlamadığında nasıl tepki verdikleri araştırıldı.
Çalışma, insanların bir yazılımla iletişim kurarken tekrar etme, ifadeyi değiştirme veya isteğinden vazgeçme gibi farklı tepkiler geliştirdiğini ortaya koydu. Ancak araştırmacılar örneklemin sınırlı olduğunu da belirtti.
İki buçuk yıla yayılan ve 128 ebeveynin katıldığı altı anket üzerinden yürütülen çalışmada, çocukların sesli asistanlarla konuşurken kullandıkları buyurgan ve olumsuz ifadeler ele alındı.
Araştırmada ebeveynler, kendilerini çocuklarına kıyasla dijital asistana karşı daha nazik olarak değerlendirdi. Çocukların asistanla algıladıkları yakınlık ile buyurgan konuşma, nezaket ve sözlü saldırganlık eğilimleri arasında ilişkiler bulundu.
Fakat bilimsel açıdan önemli bir sınırı da kabul etmeliyiz:
Çocukların yapay zekâya emir vermesiyle, insanlara daha fazla emir vermeye başlaması arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi henüz yeterince kanıtlanmış değil.
Üstelik yapay zekânın çocuk gelişimine etkileri yalnızca olumsuz değil. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinden araştırmacıların da yer aldığı, 2025 yılında yayımlanan ve 13 çalışmayı inceleyen bir araştırma, uygun biçimde tasarlanmış sohbet sistemlerinin çocukların bazı sosyal ve duygusal becerilerini destekleyebileceğini; ancak insan rehberliğinin ve pedagojik koşulların belirleyici olduğunu vurguluyor.
Ama henüz olumsuz sonuçların kesin biçimde kanıtlanmamış olması, olası etkileri araştırmayı ve önleyici eğitim geliştirmeyi gereksiz kılmaz.
Özellikle çocuk gelişimi gibi sonuçları yıllar sonra ortaya çıkabilecek bir alanda, yalnızca sorunlar belirginleştikten sonra harekete geçmek doğru bir yaklaşım olmayabilir.
Asıl dikkat etmemiz gerekenler çocuklar
Bir yetişkin, karşısındaki yapay zekânın gerçek bir insan olmadığını bilir. Çoğu zaman teknolojiye verdiği komutlarla insanlara yönelttiği talepler arasında bilinçli veya kendiliğinden bir ayrım yapabilir.
Çocuklarda ise bu ayrım gelişim dönemine göre farklılık gösterebilir.
Bir çocuk dili yalnızca kelimeleri öğrenerek geliştirmez. Konuşmanın hangi ortamda, kiminle, nasıl ve hangi amaçla yapılacağını da öğrenir.
Ailesini gözlemler.
Öğretmenini örnek alır.
Arkadaşlarının davranışlarını taklit eder.
Çevresindeki konuşma biçimlerini günlük yaşamına taşır.
Şimdi bu öğrenme ortamına sürekli konuşabilen, soruları yanıtlayan ve verilen talimatlara karşılık üreten yeni bir unsur ekleniyor: Yapay zekâ.
Bir çocuk gün içinde defalarca “Bana bunu göster”, “Şunu aç”, “Bunu yap” dediğinde istediği karşılığı alabiliyor.
Peki, aynı çocuk arkadaşından bir şey istediğinde neden beklemesi gerektiğini, neden izin alması gerektiğini veya neden reddedilebileceğini yeterince öğrenebilecek mi?
Elbette öğrenebilir.
Ancak bunun kendiliğinden gerçekleşeceğini varsaymak yerine, çocuklara iki iletişim ortamı arasındaki farkı bilinçli biçimde öğretmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bir çocuk için önemli olan yalnızca isteğini ifade etmek değildir.
İsteğinin karşılanmayabileceğini de öğrenmesidir.
Karşısındaki insanın kendisinden farklı düşünebileceğini anlamasıdır.
Bazen beklemesi, bazen vazgeçmesi, bazen de uzlaşması gerektiğini kavramasıdır.
Bu beceriler, sağlıklı sosyal ilişkilerin temelini oluşturur.
Evde başlayan alışkanlık, okulda değiştirilebilir
Bu konuda bütün sorumluluğu çocuklara yüklemek doğru olmaz.
Çünkü çocuklar çoğu zaman kendilerine anlatılanlardan önce çevrelerinde gördüklerini öğrenirler.
Anne veya babasının yapay zekâyla sürekli buyurgan ifadeler kullanarak konuştuğunu gören bir çocuk, aynı konuşma biçimini denemek isteyebilir.
Bu durum her çocukta aynı sonucu doğurmayabilir. Ancak ailelerin kullandıkları dil konusunda farkındalık geliştirmesi yararlı olacaktır.
Burada ebeveynlerden yapay zekâya insanmış gibi davranmalarını beklemiyorum.
Bir yazılıma teşekkür etmenin ahlaki bir zorunluluk olduğunu da düşünmüyorum.
Önemli olan, çocuğa iletişimin bağlama göre değiştiğini gösterebilmek.
Örneğin bir ebeveyn, çocuğuna şöyle açıklayabilir:
“Bilgisayara ne yapmasını istediğimizi söylüyoruz. Ama arkadaşımızdan bir şey isterken onun ne düşündüğünü ve isteyip istemediğini de dikkate alıyoruz.”
Bazen birkaç cümlelik böyle bir açıklama, uzun nasihatlerden daha etkili olabilir.
Aileler çocuklarıyla küçük canlandırmalar da yapabilir.
Çocuk önce dijital asistana bir görev verir. Ardından aynı ihtiyacını bir arkadaşından nasıl isteyeceğini düşünür.
Böylelikle talimat vermekle rica etmek arasındaki farkı yaşayarak öğrenir.
Üstelik burada amaç çocuklara yalnızca “lütfen” ve “teşekkür ederim” kelimelerini öğretmek olmamalıdır.
Çünkü nezaket, birkaç kelimeyi doğru yerde kullanmaktan ibaret değildir.
Nezaket, karşımızdaki insanın bizden bağımsız bir iradesi olduğunu kabul edebilmektir.
Anaokulları ve kreşler neden daha önemli?
Bana göre konunun en önemli boyutu okul öncesi eğitimdir.
Çünkü kreşler ve anaokulları, çocukların aile ortamı dışında başkalarıyla düzenli ilişki kurmayı öğrendikleri ilk sosyal alanlar arasındadır.
Paylaşmayı, sırasını beklemeyi, izin istemeyi, birlikte hareket etmeyi ve anlaşmazlıkları çözmeyi bu ortamlarda deneyimlerler.
Yapay zekâ çağında bu becerilerin yanına yeni bir farkındalık eklenmesi gerekiyor:
İnsanla konuşmak ile teknolojiye talimat vermek arasındaki farkı anlamak.
Bunun için çocuklara uzun teknoloji dersleri verilmesine gerek yok.
Hatta okul öncesi dönemde doğrudan yapay zekâ uygulamalarını kullandırmak da zorunlu değil.
Oyunlar, hikâyeler, kuklalar ve drama etkinlikleriyle konu kolaylıkla anlatılabilir.
Örneğin öğretmen bir hikâye oluşturabilir.
Hikâyenin kahramanı, evindeki akıllı asistandan müzik açmasını istiyor. Ardından arkadaşından oyuncağını getirmesini aynı üslupla talep ediyor.
Arkadaşı ise bu davranıştan rahatsız oluyor.
Çocuklara şu sorular yöneltilebilir:
Akıllı asistan ile arkadaşının arasındaki fark nedir?
Arkadaşı neden rahatsız olmuş olabilir?
Oyuncağı istemenin başka bir yolu var mı?
Arkadaşı oyuncağını vermek istemezse ne yapmalı?
Bu sorular sayesinde çocuk, yalnızca doğru cümleyi kurmayı değil, bir başka insanın bakış açısını anlamayı da öğrenebilir.
İlkokulda ise etkinlikler biraz daha geliştirilebilir. Öğrenciler aynı talebi bir bilgisayara, bir arkadaşına ve bir öğretmene nasıl ifade edebileceklerini karşılaştırabilir.
Burada teknolojiyi yasaklamak değil, iletişim bilincini geliştirmek esastır.
Çünkü yapay zekâ ile büyüyecek çocukların, teknoloji kullanmayı öğrenirken insanlarla sağlıklı ilişkiler kurma becerilerini de koruması gerekiyor.
Millî Eğitim Bakanlığı bu konuda bir müfredat geliştirmeli mi?
Bence evet. Ancak bunun nasıl yapılacağı en az yapılması kadar önemli.
Türkiye'de hâlihazırda uygulanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'nde sosyal-duygusal öğrenme becerileri önemli bir yer tutuyor.
Millî Eğitim Bakanlığının yayımladığı çerçevede iletişim, iş birliği, sosyal farkındalık, öz düzenleme ve sorumlu karar verme gibi beceriler bulunuyor.
Ayrıca etkili dinleme, farklı bakış açılarını anlama ve başkalarının duygu ve düşüncelerini dikkate alma da eğitim hedefleri arasında yer alıyor.
Ancak yeni teknolojilerin ortaya çıkardığı davranış biçimleri, mevcut kazanımların yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir.
Benim önerim, sıfırdan yeni ve bağımsız bir ders açmak yerine, okul öncesinden başlayarak mevcut sosyal-duygusal öğrenme ve dijital okuryazarlık çalışmalarının içerisine “Yapay Zekâ Çağında İnsani İletişim” başlıklı bir eğitim boyutu eklenmesidir.
Bu yaklaşımda beş temel kazanım hedeflenebilir:
İnsan ve makine arasındaki farkı kavramak: Çocuk, yapay zekânın insan gibi konuşabilmesine rağmen bir insan olmadığını öğrenmeli.
Talimat ile ricayı ayırt etmek: Her iletişim ortamında aynı konuşma biçiminin uygun olmayabileceğini anlamalı.
Karşı tarafın iradesine saygı göstermek: İnsanların bir talebi reddedebileceğini ve bunun saygıyla karşılanması gerektiğini öğrenmeli.
Sabır, empati ve uzlaşma geliştirmek: İnsan ilişkilerinin her zaman anlık cevap ve sonuç üretmediğini kavramalı.
Teknolojiyi insan ilişkilerinin yerine koymamak: Yapay zekâdan yararlanırken arkadaşlık, aile bağları ve yüz yüze iletişimin değerini korumalı.
Bu kazanımlar yaş gruplarına göre farklı yöntemlerle işlenebilir.
Okul öncesinde oyun ve drama, ilkokulda örnek olaylar ve sınıf içi uygulamalar, ortaokulda ise dijital etik ve yapay zekâ okuryazarlığı kapsamında tartışmalar kullanılabilir.
Öğretmenlerin bu konuda desteklenmesi, ailelere yönelik bilgilendirme materyalleri hazırlanması da programın bir parçası olmalıdır.
Aslında uluslararası alanda da benzer bir yaklaşımın temelleri bulunuyor. UNESCO'nun üretken yapay zekânın eğitimde kullanımına ilişkin rehberi, teknolojinin insan merkezli, yaşa uygun ve pedagojik ilkeler çerçevesinde ele alınmasını öneriyor.
Önce araştırma, ardından ölçülebilir uygulama
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu daha var.
İyi niyetle hazırlanan her eğitim programı mutlaka faydalı olmayabilir.
Bu yüzden Millî Eğitim Bakanlığının üniversitelerle birlikte konuyu araştırması önemli.
Çocuk gelişimi, okul öncesi eğitim, psikoloji, dilbilim ve eğitim teknolojileri alanlarından uzmanlar bir araya gelerek yapay zekâ ile etkileşimin çocukların iletişim alışkanlıklarına etkilerini inceleyebilir.
Örneğin farklı yaş gruplarındaki çocukların dijital asistanlarla nasıl konuştukları, bu dili arkadaş ilişkilerinde kullanıp kullanmadıkları, kullanılan iletişim biçiminin aile ve okul ortamına göre değişip değişmediği araştırılabilir.
Ardından sınırlı sayıda okulda pilot uygulamalar başlatılarak eğitimlerin etkisi değerlendirilebilir.
Üstelik burada yalnızca çocukların “lütfen” kelimesini ne kadar kullandığını ölçmek yeterli olmaz.
Asıl değerlendirilmesi gereken, çocukların karşılarındaki insanın duygularını anlayıp anlamadığı, reddedilmeye nasıl tepki verdiği ve anlaşmazlıkları nasıl çözdüğüdür.
Bu araştırmalar olumsuz bir etki bulunmadığını gösterirse eğitim politikaları da buna göre şekillendirilmelidir.
Bilimsel yaklaşım, endişelerimizi doğrulamak için değil, gerçekte ne olduğunu öğrenmek için kullanılmalıdır.
Yapay zekâyı değiştirmek de çözümün bir parçası olabilir
Bütün sorumluluğu ailelere ve öğretmenlere bırakmak da doğru değil.
Yapay zekâ sistemlerini geliştiren şirketlerin de özellikle çocuklara yönelik uygulamalarda iletişim biçimini dikkate alması gerekir.
Örneğin yaşa uygun bir eğitim uygulaması, çocuğun sürekli buyurgan konuşmasına karşı cezalandırıcı veya utandırıcı olmadan alternatif ifade biçimleri gösterebilir.
“Bunu yap” talimatını yerine getirirken aynı isteğin bir arkadaşına nasıl yöneltilebileceğini öğretebilir.
Bununla birlikte çocuklara yapay zekânın gerçek bir insan olmadığını açıkça anlatan tasarım özellikleri geliştirilebilir.
Yapay zekânın insanlar gibi konuşması, çocuklarda her zaman insanlar gibi hissettiği veya düşündüğü izlenimi oluşturmamalıdır.
Ancak bunun için çocukları her komutlarında “lütfen” demeye zorlamak da tek başına yeterli değildir.
Çünkü amaç makinenin duygularını korumak değil, çocuğun insan ilişkilerinde ihtiyaç duyacağı sosyal becerileri geliştirmektir.
Geç kalmadan düşünmemiz gereken bir mesele
Teknolojinin insan yaşamını değiştirmesi yeni bir durum değil.
Televizyonun, bilgisayarın, internetin ve akıllı telefonların toplumsal alışkanlıklarımız üzerindeki etkilerini yıllardır tartışıyoruz.
Yapay zekâ ise bunlardan farklı olarak hayatımıza konuşan, cevap veren ve taleplerimizi yerine getiren bir teknoloji olarak giriyor.
Belki de ilk kez bu kadar geniş ölçekte, insan gibi konuşan ancak insanın sahip olduğu sosyal ihtiyaçlara sahip olmayan sistemlerle günlük iletişim kuruyoruz.
Bu durumun toplumsal iletişim üzerindeki uzun vadeli sonuçlarını henüz tam olarak bilmiyoruz.
Belki çocuklar insanla makine arasındaki farkı düşündüğümüzden çok daha başarılı biçimde ayırt edecekler.
Belki yapay zekâ ile konuşurken öğrendikleri bazı becerileri insan ilişkilerinde olumlu şekilde kullanacaklar.
Ancak farklı sonuçların ortaya çıkma ihtimalini de göz ardı etmemeliyiz.
Bu nedenle meseleyi teknoloji karşıtlığına dönüştürmeden, çocuklara yeni yasaklar getirmeden ve bilimsel dayanağı olmayan korkular üretmeden ele almalıyız.
Aileler farkında olmalı.
Eğitimciler konu üzerinde düşünmeli.
Üniversiteler araştırmalı.
Millî Eğitim Bakanlığı da bilimsel bulgular doğrultusunda mevcut eğitim programlarını geliştirmeye açık olmalı.
Çünkü bir çocuğa yapay zekâyı nasıl kullanacağını öğretmek kadar, başka bir insanla nasıl konuşacağını öğretmek de önemlidir.
Teknolojinin giderek daha fazla işimizi yapacağı bir geleceğe ilerliyoruz. Belki yazılarımızı yazacak, planlarımızı hazırlayacak, kararlarımızda bize yardımcı olacak ve bugün zaman ayırdığımız pek çok görevi üstlenecek.
Fakat insani ilişkilerde ihtiyaç duyduğumuz saygıyı, sabrı, anlayışı ve empatiyi bizim yerimize yaşaması mümkün değil.
Yapay zekâya ne yapacağını öğretirken, çocuklarımıza insanlarla nasıl konuşacaklarını öğretmeyi ihmal etmemeliyiz.
Çünkü asıl mesele makinelerin ne kadar insan gibi konuşacağı değil, insanların birbirleriyle konuşurken ne kadar insan kalacağıdır.
Rafet Çağlar