İnsan bazen bir sözden, bazen bir davranıştan, bazen de beklediği hâlde göremediği bir yakınlıktan incinir. Kimi zaman kendisine söylenen bir cümle günlerce zihnini meşgul eder; kimi zaman önemsenmediğini düşünür, kimi zaman da yaptığı iyiliğin karşılığını göremediği için gönül koyar. Hatta öyle olur ki karşısındaki insanın farkında bile olmadığı bir davranış, onun içinde uzun yıllar taşınacak bir kırgınlığa dönüşür. Peki, insanı asıl inciten nedir? Karşısındakinin sözü ve davranışı mı, yoksa o söz ve davranış karşısında kendi benliğinde meydana gelen çatışma mı?
Bu sorunun cevabını ararken öncelikle üzülmek ile incinmek arasındaki farkı anlamak gerekir. Günlük hayatımızda bu iki kelimeyi çoğu zaman aynı anlamda kullansak da üzerinde düşündüğümüzde aralarında önemli bir ayrım bulunduğunu görürüz. Üzülmek, insanın yaratılışında bulunan tabii bir duygudur. Bir yakınını kaybeden, sevdiğinin acısını gören, bir haksızlığa şahit olan yahut arzuladığı bir güzelliğe kavuşamayan insan üzülür. İncinmek ise çoğu zaman yaşanan bir olayın insanın benliğinde, beklentilerinde, gururunda veya kendisine verdiği değerde oluşturduğu kırgınlığı ifade eder. Elbette her incinme gururdan doğmaz; insanın güveninin sarsılması, sevgisinin karşılıksız kalması veya onurunun zedelenmesi de onu incitebilir. Fakat incinmenin nefsanî tarafı özellikle insanın kendisine yönelen her olumsuzluğu şahsî bir mesele hâline getirmesiyle belirginleşir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim, üzülmeyi insanın manevî noksanlığı olarak göstermemiştir. En'âm suresinin 33. ayetinde Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz'e hitaben, “Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz.” buyurur. İnsanlığın en güzel ahlak örneği olan Hz. Muhammed'in, kendisine söylenen sözlerden üzüntü duyması son derece anlamlıdır. Çünkü burada üzüntünün kaynağı yalnızca şahsına yöneltilen sözler değil, insanların hakikati reddetmesi ve tebliğ ettiği davete karşı gösterdikleri tavırdır. Bu ayet, üzüntünün tek başına nefsin yenilgisi sayılamayacağını açıkça düşündürür.
Benzer şekilde Hz. Yakub'un, oğlu Yusuf'a duyduğu hasret de Kur'an'da derin bir hüzün olarak anlatılır. Yusuf suresinin 84. ayetinde onun üzüntüsünün gözlerine kadar tesir ettiği bildirilir. Ardından 86. ayette Hz. Yakub, “Ben acımı ve kederimi ancak Allah'a arz ediyorum” diyerek içinde bulunduğu hâli ifade eder. Demek ki insanın gönlü yanabilir, gözleri yaşarabilir, acısı derinleşebilir; bütün bunlara rağmen Allah'a olan teslimiyeti devam edebilir. Burada dikkat edilmesi gereken, hüznün varlığı değil, insanın hüznüyle kurduğu ilişkidir. Hz. Yakub'un kederi onu Allah'tan uzaklaştırmamış, aksine derdini Allah'a arz etmeye yöneltmiştir.
Öyleyse tasavvufun üzerinde durduğu incinmeme meselesini, hiçbir şeyden etkilenmeyen veya hiçbir acı hissetmeyen bir insan hâline gelmek şeklinde anlamamak gerekir. Tasavvufun asıl ilgilendiği mesele, insanın nefsini terbiye ederek benlik iddiasından, kibirden, aşırı beklentilerden ve kendisini her şeyin merkezinde görme alışkanlığından uzaklaşmasıdır. Çünkü insanın kalbini yoran her şey dışarıdan gelmez; kimi zaman dışarıdan gelen küçük bir hadise, içeride büyüttüğü benlik yüzünden büyük bir kırgınlığa dönüşür.
Bir dostunun kendisini aramamasına gücenen insanı düşünelim. Belki gerçekten ihmal edilmiştir, belki de dostunun bilmediği bir sıkıntısı vardır. Fakat insan çoğu zaman önce kendi beklentisine bakar: “Ben onun için bunca şey yaptım, o beni nasıl aramaz?” İşte burada incinmenin içine başka bir duygu karışmaya başlar. Yapılan iyiliğin hatırlanması, karşılık beklenmesi, hak edildiği düşünülen değerin görülmemesi... Bunların hepsi her durumda yanlış değildir; insanın yakınlarından ilgi ve vefa beklemesi tabiidir. Ancak bu beklenti, kişinin huzurunu başkalarının davranışlarına teslim edecek kadar büyüdüğünde nefis için yeni bir imtihan ortaya çıkar.
Anadolu irfanında karşılığını bulan “Umma ki küsmeyesin” sözü de bu hakikatin bir yönüne işaret eder. İnsanlardan hiç iyilik beklememek mümkün olmadığı gibi sağlıklı da değildir. Fakat yaptığı her iyiliğin karşılığını, gösterdiği her sevginin benzerini, verdiği her değerin aynısını bekleyen insan, farkında olmadan gönlünü başkalarının eline bırakır. Beklediğini bulamadığında da çoğu zaman yalnızca üzülmez; gücenir, darılır, küser ve zamanla kırgınlığını haklılığının bir parçası hâline getirir.
Tasavvufta incitmemek ile incinmemek arasındaki incelik tam da burada kendisini gösterir. İncitmemek, insanın başkalarına karşı davranışlarını terbiye etmesidir. Dilini kötü sözden, elini zarardan, kalbini merhametsizlikten korumaya çalışmasıdır. İncinmemek ise bundan daha içeride başlayan bir terbiyedir. İnsan, başkasına zarar vermemeyi davranışlarını kontrol ederek büyük ölçüde başarabilir; fakat kendisine yönelen söz ve davranışların iç dünyasında nasıl karşılık bulacağını olgunlaştırmak daha uzun ve çetin bir mücadele gerektirir. Çünkü ilkinde insan başkasına ne yaptığını gözetirken, ikincisinde kendisinde nelerin hâlâ incinmeye açık olduğunu keşfetmek zorundadır.
Çağımızın mutasavvıflarından, Ahmed-i Garibullah adıyla tanınan gönül ve irfan ehli Ahmet Ulukaya, bir hikmetli beytinde bu olgunluğu şöyle ifade eder:
Arif kişi fazilet izharından sakınır
Ne incitir kimseyi ne incinip yakınır
Bu beyitte yalnızca kimseyi incitmemek değil, kişinin kendi faziletini öne çıkarmaktan sakınması da dikkat çekicidir. Zira insan bazen iyiliğiyle bile benliğini besleyebilir. Kendini sabırlı, fedakâr, anlayışlı ve herkesten daha olgun gördüğünde, gösterdiği bu güzel davranışların başkaları tarafından takdir edilmesini bekleyebilir. Takdir görmediğinde ise bir zamanlar fazilet saydığı davranış, gönlünde kırgınlığın sebebine dönüşebilir. Bu nedenle arifin olgunluğu yalnızca başkasını incitmemesinde değil, kendi iyiliğini bir üstünlük iddiasına dönüştürmemesinde de aranmalıdır.
Ahmed-i Garibullah'ın bir başka beyti ise incinmenin nefsanî yönünü tasavvufun daha derin kavramlarıyla açıklar:
Fark konağında kalan üzülür, öfkelenir, darılır
Cem’e aşina olan sabır ve rızaya sarılır.
Tasavvuf dilinde fark ve cem, insanın kendisini ve varlığı idrak edişiyle ilgili derin anlamlar taşır. Fark, bazı mertebelerinde insanın kendisini ve yaratılmışları ayrı ayrı görmesini; cem ise dikkatini Hakk'a yönelterek varlığı O'nunla ilişkisi içinde kavramasını ifade eder. Bu beyitte de kendi benliğinin talepleriyle meşgul olan insanın kolayca darılmasına karşılık, Hakk'a yönelen gönlün sabır ve rıza ile genişlemesi anlatılır. Ancak bu, farkın bütünüyle kötü, cem hâlinin ise insanın bütün sorumluluklarını ortadan kaldıran bir mertebe olduğu anlamına gelmez. Tasavvufun olgunluk anlayışında Hakk'a yöneliş ile kulluk sorumluluğunun birlikte korunması esastır.
İnsan kendisini ne kadar merkeze koyarsa çevresinden gelen davranışların ağırlığını da o kadar kendi üzerinde hissedebilir. Her sözde kendisine yönelik bir ima, her suskunlukta bir ilgisizlik, her farklı görüşte bir küçümseme aramaya başlayabilir. Oysa herkesin davranışı bizimle ilgili değildir. İnsanların da kendi dertleri, eksiklikleri, yanılgıları ve mücadeleleri vardır. Bunu kavramak, başkalarının yanlışlarını mazur görmeyi zorunlu kılmaz; fakat her yanlışı kendi değerimize verilmiş bir hüküm gibi kabul etmekten bizi koruyabilir.
Erzurum'un yetiştirdiği büyük mutasavvıf ve şairlerden Alvarlı Efe Hazretleri, yani Hâce Muhammed Lütfi Efendi de incinmemeyi kemal yolculuğunun önemli bir ölçüsü olarak görür:
Âşık der incitenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden
Alvarlı Efe'nin bu dörtlüğü, ilk bakışta insana ulaşılması güç bir hedef gösterir. Çünkü incitmemeye dikkat etmek mümkün görünürken, hiç incinmemek insan tabiatına aykırıymış gibi düşünülebilir. Ancak burada sözü edilen kemal, insanın duygularını kaybetmesi şeklinde değil; başkasının kusurunu kendi gönlünde kin, kibir ve düşmanlık hâline getirmemesi yönündeki yüksek bir ahlak çağrısı olarak okunabilir. İncinmenin kemalde noksanlık olarak anılması da her kırgın insanın değersiz veya manevî bakımdan başarısız olduğu anlamına gelmez. Bu, insana kendi iç dünyasını sorgulatan bir irfan ölçüsüdür.
Peki, insan böylesine yüksek bir olgunluğa gerçekten ulaşabilir mi? Belki de bunun cevabını hiçbir zaman incinmeyeceğini iddia edenlerde değil, incindiğinde dahi kendisini hesaba çekebilenlerde aramak gerekir. Çünkü nefis terbiyesi, insanın kendisini kusursuz görmesiyle değil, kusurunu fark etmesiyle başlar. Bir söz gönlüne dokunduğunda hemen karşılık vermek yerine niçin incindiğini düşünen, haklı olduğu durumda bile öfkesini hakaretin gerekçesine dönüştürmeyen, kendisine yapılan yanlışı unutmamış olsa da onu yıllarca kin olarak taşımamayı öğrenen insan, bu yolculukta mesafe alıyor demektir.
Kur'an-ı Kerim'in Âl-i İmrân suresinin 134. ayetinde takva sahiplerinin özellikleri arasında öfkelerini yenmeleri ve insanları affetmeleri zikredilir. Burada dikkate değer olan, öfkenin hiç doğmamasından değil, yenilmesinden söz edilmesidir. Çünkü insan öfkelenebilir; önemli olan öfkenin iradesini ele geçirmemesidir. Benzer şekilde Fussilet suresinin 34 ve 35. ayetlerinde kötülüğün en güzel davranışla savılması öğütlenir ve bu olgunluğa sabırlı olanların ulaşabileceği bildirilir. Demek ki insanın manevî değeri, yalnızca içinde hangi duyguların belirdiğiyle değil, bu duygular karşısında hangi ahlakı ortaya koyduğu ile de ilgilidir.
Bununla birlikte incinmemeyi, her haksızlığa sessiz kalmakla karıştırmamak gerekir. İnsan hakkını savunabilir, kendisine yöneltilen iftiraya cevap verebilir, kötü davranışlar karşısında mesafe koyabilir ve gerektiğinde ilişkisini sonlandırabilir. Bunları yaparken kin beslememesi, haksızlığı kabul etmesini gerektirmez. Sabır, zulme rıza göstermek değildir. Affetmek de her zaman yeniden güvenmek anlamına gelmez. Asıl olgunluk, insanın hakkını ararken haksızlığa düşmemesi, kendisini savunurken başkasının onurunu çiğnememesidir.
Belki de incinmeme yolculuğunun en çetin tarafı budur: İnsan kendisine yapılan yanlışı görebilecek kadar uyanık, o yanlışın içinde kaybolmayacak kadar da gönül sahibi olabilmelidir. Her sözü içine atmak, kırgınlığını gizlemek veya üzüntüsünü inkâr etmek nefis terbiyesi değildir. Kimi zaman söylenmesi gerekeni uygun bir dille söylemek, kimi zaman susmak, kimi zaman da uzaklaşmak gerekir. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu belirleyen şey, yalnızca insanın incinip incinmediği değil, adaletin, hikmetin ve merhametin o durumda neyi gerektirdiğidir.
Bu noktada insanın kendisine sorması gereken soru da değişir. “Beni neden incittiler?” sorusu bütünüyle anlamsız değildir; fakat insan yalnızca bu soruyla meşgul olduğunda dikkatini sürekli başkalarının kusurlarına yöneltir. Buna karşılık “Ben neden bu kadar incindim, bu kırgınlığın içinde hangi beklentim, hangi korkum veya hangi benlik iddiam var?” diye sormaya başladığında kendi iç dünyasını da tanımaya yönelir. Bazen bu sorgulamanın sonunda gerçekten haksızlığa uğradığını görür, bazen de incinmesinin önemli bir bölümünün karşılanmamış beklentilerinden kaynaklandığını fark eder. Her iki durumda da kendisini daha iyi tanıma imkânı bulur.
İnsanın kendisini tanıması kolay değildir. Başkalarının kusurlarını görmek çoğu zaman zahmetsizdir; fakat kendi nefsinin inceliklerini fark etmek sabır ve samimiyet ister. İnsan kimi zaman gururuna vakar, kırgınlığına haklılık, küskünlüğüne mesafe, beklentisine vefa adını verebilir. Böylece nefsinin hoşuna giden davranışları fazilet zannedebilir. Hâlbuki nefis terbiyesi, her durumda kendimizi suçlamak değil, kendimize karşı da dürüst olabilmektir. Gerçek bir haksızlığı görmezden gelmek ne kadar yanlışsa, benliğimizin her talebini hak kabul etmek de o kadar yanıltıcıdır.
Nihayetinde incitmemekten incinmemeye uzanan bu yol, insanın başkalarına karşı gösterdiği nezaketi kendi iç dünyasında da derinleştirmesidir. Başkasının gönlünü kırmamak ahlakın güzel bir tezahürüdür; kendi gönlünde sürekli kırgınlıklar üretmemeyi öğrenmek ise irfanın daha çetin terbiyelerindendir. İnsan ilkini davranışlarına dikkat ederek, ikincisini de niyetlerini, beklentilerini ve benlik duygusunu sorgulayarak geliştirebilir.
Elbette insan ömrü boyunca hiç incinmeyeceğini garanti edemez. En olgun insanın bile yüreğine dokunan bir söz, gözünü yaşartan bir hadise, derin bir üzüntüye sebep olan bir kayıp olabilir. Mesele, bunları yaşamamak değil; yaşadıklarımızın bizi hangi insana dönüştürdüğüdür. Acı bizi merhametsizleştiriyor mu, yoksa başkasının acısını anlamamıza mı vesile oluyor? Kırgınlık bizi kinle mi dolduruyor, yoksa beklentilerimizi ve nefsimizi yeniden gözden geçirmeye mi yöneltiyor?
Belki insanın kemale doğru yürüyüşü de burada başlar. Başkasının kusurunu görürken kendi kusurunu unutmamakta, incitildiğinde incitmemeyi başarabilmekte, haklılığını korurken gönlünü kine teslim etmemektedir. İncinmemek bir anda ulaşılacak bir menzil değilse bile insanın üzerinde çalışabileceği yüksek bir ahlak ufkudur.
Çünkü insanın asıl olgunluğu, kimsenin kendisini incitemeyeceği kadar katılaşmasında değil; incitildiğinde dahi kalbini kinle katılaştırmayacak kadar olgunlaşmasındadır.
İncitmemekle başlayan bu yolculuk, insanın kendi nefsini tanımasıyla derinleşir. Ve belki de gönül terbiyesinin en güzel neticesi, başkasından gelen her sözü bir yara olarak taşımak yerine, gerektiğinde o sözden ibret alıp yoluna devam edebilmektir.
Zira gönül incitmemek bir erdemdir; incinmeye sebep olan benlik iddiasını terbiye edebilmek ise o erdemin insanın içinde kök salmasıdır.