Görevini Yapanlar ve Yapmayanlar
KategorilerinsancaToplum ve İlişkiler

Görevini Yapanlar ve Yapmayanlar

Bir toplumun kalitesini yalnızca en başarılı insanlarına bakarak anlayamazsınız.

Bazen asıl ölçü, sıradan görevlerin ne kadar düzgün yerine getirildiğidir.

Bir otobüs şoförünün durağa zamanında yanaşması, bir öğretmenin derse gerçekten hazırlanması, bir memurun önündeki dosyayı bekletmemesi, bir doktorun hastasını dikkatle dinlemesi, bir işçinin vidanın son sıkımını ihmal etmemesi, bir yöneticinin sorumluluğu başkasına atmaması, bir futbolcunun top kendisinde değilken de koşması…

Bunların hiçbiri tek başına kahramanlık değildir.

Aslında bunların adı yalnızca şudur:

Görevini yapmak.

Fakat görevini yapmanın olağanüstü bir meziyet gibi algılanmaya başladığı toplumlarda üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sorun vardır.

Çünkü medeniyet dediğimiz şey, birkaç parlak insanın büyük başarılarından çok, milyonlarca insanın küçük sorumluluklarını düzgün yerine getirmesiyle ayakta durur.

Birinin Yapmadığını Başkası Yapmak Zorunda Kalır

Görevini yapmamanın en önemli özelliği şudur:

Ortadan kaybolmaz.

Sadece başkasının omzuna geçer.

Bir çalışan kendi işini eksik bıraktığında başka bir çalışan tamamlar.

Bir yönetici karar vermediğinde sorun alt kademelere yayılır.

Bir kurum zamanında müdahale etmediğinde vatandaş daha fazla uğraşır.

Bir ebeveyn sorumluluğunu yerine getirmediğinde öğretmenden, toplumdan veya başka insanlardan bu boşluğu doldurması beklenir.

Bir futbolcu savunmaya dönmediğinde onun açığını takım arkadaşı kapatır.

Bir oyuncu sahneye hazırlıksız çıktığında yalnızca kendisinin değil, bütün ekibin emeğini riske atar.

Bu nedenle görevini yapmamak çoğu zaman bireysel bir eksiklik değildir.

Başkasına gönderilmiş görünmez bir faturadır.

Ve toplumlarda bu faturaların toplamı büyüdükçe hayat pahalılaşır, işler ağırlaşır, kurumlar hantallaşır, insanlar birbirine güvenmemeye başlar.

Kamu Kurumunda Bir Dosya

Bir kamu görevlisinin önünde bir dosya olduğunu düşünelim.

Dosyanın incelenmesi gerekiyor.

Birinci memur şöyle düşünebilir:

“Benim görevim bu. İnceleyeyim, eksik varsa bildireyim, tamamlanmışsa sonuçlandırayım.”

İkinci memur ise:

“Bugün kalsın.”

diyebilir.

O dosya gerçekten “kalmaz”.

Dosyanın arkasında bir insan vardır.

Belki bir ruhsat bekliyordur.

Belki yatırım yapacaktır.

Belki ameliyat olacaktır.

Belki sosyal yardım bekliyordur.

Belki bir mahkeme sürecinin tamamlanmasını bekliyordur.

Masadaki kâğıt, memur açısından yalnızca bir dosya olabilir.

Ama dosyanın sahibinin hayatında aylarca beklenen çok önemli bir mesele olabilir.

Görev bilinci tam burada başlar:

İşin arkasındaki insanı görebilmekte.

Özel Sektörde “Nasıl Olsa Biri Fark Etmez”

Özel sektörde görevini yapmamanın başka bir biçimi vardır.

“Bu kadarı yeter.”

“Nasıl olsa kontrol edilmiyor.”

“Müşteri fark etmez.”

“Bir sonraki vardiya halleder.”

“Benim sorumluluğum değil.”

Bu cümlelerin her biri küçük görünür.

Ama bir şirketi çökerten şey çoğu zaman tek bir büyük hata değildir.

Yüzlerce küçük ihmalin zaman içinde normalleşmesidir.

Muhasebeci kontrol etmez.

Satışçı müşteriye dönmez.

Teknik ekip bakım yapmaz.

Satın alma araştırmaz.

Depo çalışanı ürünü yanlış yerleştirir.

Yönetici raporu okumaz.

Patron sistemi kurmaz.

Sonra herkes sonuçtan şikâyet eder.

Oysa sonuç, çoğu zaman aylar boyunca yapılmayan küçük görevlerin toplamıdır.

Başarılı şirketlerin önemli özelliklerinden biri yalnızca iyi fikirler üretmeleri değildir.

Sıradan işleri olağanüstü bir disiplinle yapabilmeleridir.

Hastanede Bir Dakika

Sağlık alanında görev bilincinin değeri çok daha açık görülür.

Bir sağlık çalışanının “bir dakika daha dikkatli olması” bazen hayat kurtarabilir.

İlacın dozunu kontrol etmek…

Hastanın söylediği küçük bir ayrıntıyı önemsemek…

Tetkiki yeniden değerlendirmek…

El hijyenini ihmal etmemek…

Dosyadaki eski bir bilgiyi fark etmek…

Bunların çoğu dışarıdan bakıldığında küçük ayrıntılardır.

Fakat bazı mesleklerde küçük ayrıntı diye bir şey yoktur.

Çünkü mesleğin büyüklüğü, ünvanın büyüklüğünden değil, sorumluluğun sonucundan doğar.

Öğretmen Sadece Ders Anlatmaz

Bir öğretmen sınıfa girer.

Müfredatı anlatıp çıkabilir.

Teknik olarak görevini yapmış gibi de görünebilir.

Ama başka bir öğretmen çocuğun anlamadığını fark eder.

Sessizleşen öğrenciyi görür.

Yeteneği olan öğrenciyi teşvik eder.

Yanlış öğrenilmiş bir bilgiyi düzeltir.

Bir çocuğun hayatında yıllarca hatırlayacağı tek bir cümle kurar.

İşte burada “görevi yapmak” ile “mesleğin hakkını vermek” arasında ikinci bir seviye ortaya çıkar.

Görevin alt sınırı vardır.

Bir de vicdanla yükseltilmiş üst sınırı.

Toplumları ileri götüren insanlar çoğu zaman yalnızca görev tanımlarını yerine getirenler değil, yaptıkları işin anlamını kavrayanlardır.

Futbolda Top Ayağında Değilken

Sporda çok öğretici bir ölçü vardır:

Bir futbolcuyu yalnızca top ayağındayken izlemeyin.

Top başka yerdeyken ne yaptığına bakın.

Koşuyor mu?

Alan kapatıyor mu?

Takım arkadaşına yardım ediyor mu?

Rakibi takip ediyor mu?

Yoksa yalnızca top kendisine geldiğinde mi oyunun içinde?

Çalışma hayatında da insanlar böyledir.

Bazıları yalnızca kendilerine bakıldığında çalışır.

Bazıları yöneticinin yanında aktiftir.

Bazıları alkış geleceği zaman sorumluluk alır.

Bazıları ise kimse görmediğinde de işini yapar.

İşte karakter ile performansın kesiştiği yer burasıdır:

Kimse bakmıyorken ne yaptığınız.

Sanatta Seyirci Sonucu Görür

Bir tiyatro oyunu iki saat sürer.

Seyirci oyuncuları alkışlar.

Ama o iki saatin arkasında aylar vardır.

Dekor hazırlanmıştır.

Işıklar denenmiştir.

Kostümler dikilmiştir.

Metin defalarca çalışılmıştır.

Sahne temizlenmiştir.

Ses sistemi kontrol edilmiştir.

Birileri herkes gittikten sonra salonda kalmıştır.

Sanat bize önemli bir gerçeği öğretir:

Görünen başarının arkasında görünmeyen görevler vardır.

Bu yalnızca sanatta değil, bütün hayatta böyledir.

İnsanlar genellikle sonucu alkışlar.

Oysa sonuçların çoğunu görünmeyen insanlar üretir.

Bir Temizlik Görevlisinin İşini Yapması Neden Önemlidir?

Bazı meslekleri toplum gözünde diğerlerinden daha prestijli görürüz.

Oysa sistem açısından her görevin bir yeri vardır.

Bir hastanenin profesörü görevini mükemmel yaparken ameliyathanenin temizliği ihmal edilirse sistem yine tehlikededir.

Bir havaalanında pilot kusursuz olabilir; bakım ekibinin hatası bütün sistemi etkileyebilir.

Bir fabrikada mühendis çok başarılı olabilir; üretimde yapılan küçük bir ihmal ürünü kullanılamaz hâle getirebilir.

Bu nedenle işin itibarı ile işin önemi aynı şey değildir.

Bazı görevler görünmezdir.

Ama görünmez olması önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Toplumun gerçek kahramanlarının önemli bir bölümü zaten tanımadığımız insanlardır.

Her sabah işine gelip görevini düzgün yapan milyonlarca insan…

Peki İnsanlar Neden Görevini Yapmaz?

Burada meseleyi yalnızca “iyi insan–kötü insan” şeklinde açıklamak da doğru değildir.

Çünkü bazen insan görevini yapmaz.

Bazen de sistem insanın görevini yapmasını zorlaştırır.

Görev tanımı belli değildir.

Yetki verilmemiştir.

Çalışan eğitilmemiştir.

Araç sağlanmamıştır.

İyi çalışanla kötü çalışan arasında hiçbir fark bırakılmamıştır.

Başarı ödüllendirilmemekte, başarısızlık sorgulanmamaktadır.

Yönetici sorumluluk almamaktadır.

İş yükü gerçekçi değildir.

Liyakatin yerini ilişkiler almıştır.

Böyle ortamlarda zamanla tehlikeli bir düşünce gelişir:

“Ben neden uğraşayım?”

Bu cümle bir kurumun çürümesinin başlangıcı olabilir.

Çünkü iyi çalışan, kötü çalışanın sürekli korunduğunu gördüğünde bir süre sonra kendisini aptal yerine konulmuş hisseder.

Kurumsal adalet yalnızca çalışanları memnun etmek için gerekli değildir.

Görev kültürünü korumak için gereklidir.

En Tehlikeli Aşama: Yapmamanın Normalleşmesi

Bir kurum için en büyük tehlike hata yapılması değildir.

Hata her yerde olabilir.

En büyük tehlike, hatanın ve ihmalin normal kabul edilmeye başlamasıdır.

“Bizde işler böyle.”

“Burada kimse yapmaz.”

“Sen de fazla uğraşma.”

“Boş ver.”

“Benden önce de böyleydi.”

Bu cümleler duyulmaya başladığında sorun artık bireysel değildir.

Kültürel hâle gelmiştir.

İşte o noktada yeni gelen iyi insanlar bile zaman içinde sisteme benzemeye başlar.

Çünkü kültür, insan davranışını görünmez biçimde şekillendirir.

İşini İyi Yapanın Cezalandırılması

Hayatın ilginç adaletsizliklerinden biri de şudur:

Bazı kurumlarda işi iyi yapan kişiye daha fazla iş verilir.

Çünkü yöneticiler bilir:

“Ona verirsek yapar.”

İşini yapmayan kişi ise zamanla daha az sorumluluk almaya başlar.

Böylece tuhaf bir düzen oluşur.

Çalışkanın yükü artar.

Sorumsuzun yükü azalır.

Bu sistem uzun süre devam ederse kurum farkında olmadan şu mesajı verir:

“Görevini iyi yapmak avantaj değil, cezadır.”

Bundan daha kötü bir yönetim mesajı düşünülemez.

İyi kurumların yapması gereken, görevini yapan insanı daha fazla sömürmek değil; görevini yapmayanı görünür hâle getirmektir.

Bir Ülkeyi Kim Kalkındırır?

Bir ülkenin gelişmesini konuşurken büyük projelerden, yatırımlardan, teknolojiden, ihracattan, üniversitelerden söz ederiz.

Bunların hepsi önemlidir.

Ama gelişmenin daha temel bir şartı vardır:

İnsanların görevlerini yapması.

Hakim dosyayı okuyacak.

Öğretmen dersine hazırlanacak.

Doktor hastasını inceleyecek.

Mühendis hesabını doğru yapacak.

Esnaf sattığı ürünün arkasında duracak.

İşçi üretim standardına uyacak.

Gazeteci doğrulamadan haber yayımlamayacak.

Sanatçı eserine emek verecek.

Siyasetçi kendisine verilen yetkinin aynı zamanda sorumluluk olduğunu bilecek.

Vatandaş da yalnızca haklarını değil yükümlülüklerini hatırlayacak.

Bunların her biri sıradan görünür.

Fakat kalkınma zaten çoğu zaman sıradan doğruların milyonlarca kez tekrar edilmesidir.

Görevini Yapmak Yetiyor mu?

Her zaman değil.

Çünkü görevini yapmak asgari seviyedir.

Bir toplumun ilerlemesi için ikinci bir grup daha gerekir:

Görevini geliştirenler.

“Bunu daha iyi nasıl yapabiliriz?” diye soranlar.

İş tanımı üç satır olmasına rağmen sistemdeki problemi görenler.

Kimse istemediği hâlde çözüm üretenler.

Yıllardır böyle yapılıyor denildiğinde “Neden?” diye sorabilenler.

Çünkü görevini yapmayanlar sistemi aşağı çeker.

Görevini yapanlar sistemi ayakta tutar.

Görevini aşanlar ise sistemi ileri götürür.

Bu üç insan tipi arasındaki fark, kurumların ve toplumların kaderini belirler.

Evde de Aynı Kural Geçerlidir

Sorumluluk yalnızca iş hayatına ait değildir.

Bir evde de görevler vardır.

Çocuğun sorumluluğu vardır.

Anne ve babanın sorumluluğu vardır.

Eşlerin birbirine karşı sorumluluğu vardır.

Aile içinde bir kişi sürekli sorumluluklarını yerine getirmediğinde diğerleri onun bıraktığı boşluğu doldurur.

Zamanla görünmeyen bir yorgunluk oluşur.

Çünkü insanları çoğu zaman büyük işler değil, sürekli başkasının yapmadığını yapmak yorar.

Bu nedenle “görevini yapmak” aynı zamanda bir saygı biçimidir.

İş arkadaşına saygıdır.

Ailene saygıdır.

Müşteriye saygıdır.

Vatandaşa saygıdır.

Takım arkadaşına saygıdır.

Topluma saygıdır.

Büyük Değişim Bazen Çok Basit Bir Soruyla Başlar

Belki zaman zaman hepimizin kendimize şu soruyu sorması gerekir:

Ben gerçekten görevimi yapıyor muyum?

“Çalışıyor muyum?” değil.

“Meşgul müyüm?” değil.

“Çok yoruluyor muyum?” da değil.

Gerçekten bana düşeni yapıyor muyum?

Çünkü meşgul olmakla üretmek aynı şey değildir.

İşyerinde bulunmakla çalışmak aynı şey değildir.

Yetki sahibi olmakla sorumluluk almak aynı şey değildir.

Konuşmakla çözmek aynı şey değildir.

Niyet etmekle yapmak aynı şey değildir.

Ve Belki En Önemlisi…

Dünyada görevini düzgün yapan insanların çoğunu hiçbir zaman tanımayacağız.

Gazetelerde haber olmayacaklar.

Ödül almayacaklar.

Sosyal medyada milyonlarca kişi onları takip etmeyecek.

Ama bir köprü güvenliyse…

Bir uçak sağ salim iniyorsa…

Bir çocuk iyi eğitim alıyorsa…

Bir ameliyat başarılı oluyorsa…

Bir fabrika kaliteli ürün çıkarıyorsa…

Bir şehir sabah yeniden çalışmaya başlıyorsa…

Bir şirket müşterisinin güvenini yıllarca koruyabiliyorsa…

Bir aile ayakta kalabiliyorsa…

Orada mutlaka bir yerlerde görevini yapan insanlar vardır.

Ve belki toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey de budur:

Daha fazla kahraman değil.

Daha fazla şöhret değil.

Daha fazla büyük söz değil.

Bulunduğu yerde üzerine düşeni yapan insanlar.

Çünkü bir toplumun kaderi bazen büyük liderlerin aldığı büyük kararlardan önce, milyonlarca insanın her sabah verdiği küçük bir kararla belirlenir:

“Bugün işimi gerçekten yapacağım.”